31 Mart 2011 Perşembe

boru değil o boru değil!


Cenklerin evinde her kalışımda ananesinin gecenin bi yarısı “İsrafil’in borusu!” diye ortalığı birbirine katmasından bıktım usandım arkadaş! “Gelliyollar, boru çalındı gızım, haydi vakit geldi!” diye bi koşuşturmaca! Teyzem tamam hadi boru çalındı diyelim, nereye hadi? O boruyla zaten boku yemiş olucaz daha nereye? sürekli bi yerlere gitme çoşkusu? Antalya’ya mı? Bodruma mı? İskenderuna mı? Rakıya mı balığa mı? bi yat uyu yaş olmuş 102!
Yani yatmadan önce içilen onca içki de fayda etmiyor kadıncağızın borozan gibi sesini bastırmaya. Hayır çalınan İsrafil’in borusu olsa tamam eyvallah diyeceğim ve yorganı üzerime çekip bekleyeceğim ölümü ama değil ki! Üst kattaki piç kurusunun blok flüt seansları. Her defasında anlatmaya çalışıyorum yok teyzecim üst kattaki eşşoleşşek o, pezevenk bizim Cenk’e inat öttürüyo diye ama yok dinletemiyorum. Bildiği tüm duaları okuyup salyalarıyla ikimizi de yıkamadan yatmıyor yatağa. Geçen akşam “tü tü tü” derken boğulacaktım resmen!
bi de tutturur onca atraksiyondan sonra türk kahvesi içilecek diye. heyecanı falan bastırırmış, bilmem ne! gecenin bi yarısı o sert koku, içilen içkinin midede çılgınlar gibi dans edişi, baharda aşık olmuş gibi takma dişlere şevkle sarılan ve gözlerimin içine dolan o siyah telve partikülleri, damak şaklatmalar ve offf off çok kötü..
Üst kattaki çocuk,sana sesleniyorum: blogumu okuduğunu biliyorum. Bi dahaki sefere gece blok flüt olayına girersen israfilin borusunu getiricem sana. söz bak!
Cenk sen de ananenle oturup adam gibi konuş abi ya, İsrafil falan gelmiyo de. Bu nedir anlamadım ki?

bu yazı için de bana görsel kullandırttınız ya bi şey söylemiyorum!

öperim hepinizi... güzel bi gece olsun!

30 Mart 2011 Çarşamba

3. karınca taburu, gerizekalı komutan ve beyinsiz devin hüzünlü hikayesi


“Kuzey orduları komutanı, iç oda müfettişi ve mutfak muhaberesi baş kumandanı Onur, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım,” dedi yokluktan bir ses. Kafamı, gömdüğüm yastıktan kaldırmam epey vakit aldı ya da zaman hayli yavaş işliyordu sabahın köründe. Bazen öyle olur ya, yavaş çekimde yaşıyormuşsunuz gibi gelir, yani bana olur, size olmaz mı hiç? Neyse, sol gözüm çapağın yılışıklığıyla kapanmış halde, zorla açtığım sağ gözümle sesin geldiği yöne baktım. Evet doğru görüyordum. Suratına siyah ayakkabı boyası sürmüş, uzun saçlarına tüyler takmış, kısa şortunun altında sırıtan beyaz Ankaralı bacaklarına boyalarla şeritler çekmiş Onur, yakın dostum karşımda duruyordu. İyi de neden bu kadar saçma bir haldeydi ki?!

“Manyak mısın oğlum bu halin ne lan?” dedim üzerimdeki örtüyü savurarak. Ağzımdan çıkan birkaç parça tükürük kütlesi dişlerime tutunmak istese de savrulup gittiler Onur’un üzerine. Silik çığlıklarını duyabiliyordum onlar savrulurken, bizi bu hıyarın üzerine atma diyorlardı..“Hatırla,” dedi sadece ve ben açık olan tek gözümü kısarak hatırlamaya çabaladım. Dün bir geliyor bir gidiyordu. Biraz zaman geçtikten sonra hatırladım. Onur evdeki karınca sürüsünü öldürmek için yanımdaydı! Dün epey konuşmuş, istemesek de karınca imhası konusunda fikir birliğine varmıştık. Ee tabii o kadar içki olunca da işi biraz oyuna vermiştik ne yapalım. Onura tekrar bakınca gülümsememe engel olamadım, işte o anda kapalı olan sol gözüm suratımdaki aptal esnemeyle açılıverdi. Saçmalık gözler önündeydi. Yarı nazi, yarı Kızılderili yarı İskoç savaş boyalı bi adam sabahın köründe odamda dikiliyor ve haydut karıncaları öldürme planlarını anlatıyordu. İşte tam o anda tiz bir çığlık duydum parkelerin üzerinde. Aman tanrım oradaydılar! Karıncalar baharın gelmesiyle yuvalarından çıkmış bu da yetmemiş gibi ikişerli düzende kol boyunda nizami ilerliyorlardı. “Savaş ancak ve ancak cahillerin oyuncağıdır!” diye çığıran öndeki gerizekalıyı duymuştum ve sinirlerim iyiden iyiye zıplamaya başlamıştı! Karıncaysa karıncalığını bilmeliydi, felsefe yapmak, kitap okumak, savaş hakkında ahkam kesmek insanların işiydi. Buna bi karınca karışmamalıydı, ayrıca ev benim evimdi ve onlar bizzat evimi işgal etmiş durumdaydılar!

“Hey, sen öndeki,” diye bağırdım karınca çetesine. Öndeki epey korkmuş olacak ki, nizami sıranın içine girip kaybolmaya çalıştı ama gözlerim fena görmez hemen yakaladım piç kurusunu! “Hey,” dedim tekrar. “Sen saklanmaya çalışan.” Rahatsızca saklandığı yerden çıktı. Güvenini tekrar toplamış gibiydi. “Bana mı söylüyorsun,” dedi iğnenin tahtaya sürtünmesiyle oluşan sese benzer bir tonda. “Bu yaptığınız düpedüz işgal!” dedim. “Hem evimi işgal ediyorsunuz hem de utanmadan her sabah otuzarlı kırklarlı topluluklarla nizami bi şekilde yürüyüp gövde gösterisi yapıyorsunuz, Hem de nizami bir şekilde!” diye çıkıştım. Nizami yürüyüşlere askerden beri kıl oluyordum da!

“Ev nerden senin oluyor?” demez mi küçük gerilla! işte sinir kat sayım o zaman son noktaya ulaştı ve kuzey orduları komutanıma şöyle bir baktım. Kitleleri imha edebilecek bir orospuçocuğu gibi baktığımı biliyordum ama o an kendimden tiksinmeyecek kadar sinirliydim. Sanırım insan haddinden fazla sinirli olunca kendi pisliklerini göremeyecek kadar gerizekalı oluyor. Onur, kalabalığı koca elleriyle dağıtmak için sabırsızlanıyordu, bunu seziyordum.
“Burası benim evim ve ben buraya ayda şu kadar kira ödüyorum ama siz hem bana hiç para vermiyorsunuz hem de otu boku tırtıklamakla kalmıyor bir de sabahın köründe orama burama girip beni huylandırıyorsunuz ulan!” diye bağırdım. Sesimdeki yırtıcı ton onlar için ufak çaplı bir fırtına etkisi yaratmıştı. bir kaçı sürüklenip yerde uzanan saç tellerime tutunmuş, bazıları ise fırtınanın şiddetine göğüs germişti. “Dünya hepimizin iri çocuk!” dedi bir diğeri, diğeri “Sahiplenmek ancak ayakları yere çakılı, hayal gücünden yoksun, mülkiyetçi ahmakların tarzıdır!” dedi. Çok sinirlendim. Çok çok sinirlendim.
“Oturup bi das kapital tartışalım oldu olacak,” dedim gözlerim sinirden sulanmaya başlarken. Ağlamak üzereydim. Yaşlı gözlerle Onur’a baktım. “Hepsini yakalım,” dedi kendinden geçmiş faşizan bir tavırla. “Hepsini yakalım ben çakmak getirdim bile!” Kendi evimde köle durumuna düşmüş gibi hissediyordum ama gerilla karıncanın da sonuna kadar haklı olduğunun farkındaydım. Ben kimdim ki dünyanın bir parçasını kiralamaya çalışıyordum?! O sırada dişi karıncalardan birinin öndeki cesur karıncanın antenlerini korkarak okşadığını fark ettim. Belli ki konuşan cesur karıncaya aşık dişi karıncaydı ve bu göreve, yani Göktuğ adındaki iri ve beyinsiz devle konuşma görevine, sonucu ölümle sonuçlanması muhtemel göreve onlar seçilmişti. Ben gerçekleri anlayıp bu cesur karıncaları sevgiyle kucaklamak üzereyken Kuzey orduları beyinsizi Onur çakmağı çakmıştı bile. Sonuçta o bir komutandı ve komutanlar her zaman çakmaklarını çakarlardı!

3. karınca taburu işte böyle yok oldu ama geceleri hâlâ aşık karıncaların seslerini duyuyorum. Birbirlerine kur yapıyorlar.. 3.taburun nizami yürüyüşünü hayal ediyor ve onlara das kapital okuyorum boş zamanlarımda. Arkadaşlarımla buluşmaya çıktığımda salonun ortasına koca bir pasta koyuyor ve sarhoş bir şekilde eve döndüğümde onu yerinde göremeyince 3. tabur adına bir oley çekiyorum! 4.taburu yok etmeye çalışacak kadar ahmak olmadığım ve 3.taburu sevgiyle andığım için beni az da olsa sevdiklerini hissedebiliyorum!

Görsel
öperim hepinizi..karıncaları sevin daha ne söyleyim..

23 Mart 2011 Çarşamba

Umarım süt banyosu yapıyosundur abi

“Ünlü olma hayallerimi çoktan terk ettim abi,” dedi Faruk. “Sırt çantamı alıp dünyayı dolaşamayacağımın da farkındayım,” diye ekledi umutsuzca ve önünde duran soğuk biradan bi yudum aldı. “Çok zengin bi adam olarak da ölmeyeceğimi biliyorum ve belki de hayatımın sonuna kadar en fazla 3 kızla birlikte olacağım,” dedikten sonra derin bi iç çekti. “Üniversiteyi de bitiremedim ve girdiğim işten de kısa zamanda atılacağıma şüphem yok. Hatta hayatımın sonuna kadar samsun 216 içebilecek bir yapıya büründüm yıllar geçtikçe, Ee abi zaten her şey bu kadar boktan giderken bi de Aslı niye beni terk etti o zaman?” –sessizlik-

Faruk’un sorusu çözülemeyen evrenin içindeki o mucizevi parçanın nerede olduğu, kara deliklerin zamanda yolculuğa imkan tanıyıp tanımadığı hatta piramitleri yapanların aslında kimler olduğu kadar gizemli değildi. Aslında cevap, Faruk’un anlattıklarının içinde gizliydi. Ve kızlar terk ederdi, erkekler ağlardı. Bu kadar basitti!



Faruk dediğimiz insan aslında mahallenin gözde çocuklarından olmuştu hep. Kum sahada avuç avuç toprak yerken mahallenin kızları tarafından fark edilmesinden sonra yıldızı parlamıştı. Ee tabii o yaşlarda kızlar böyle ilginç şeylere hasta oluyordu, kendi aralarında kıkırdayıp, Faruk’un ne ilginç bi tip olduğu hakkında konuşuyorlardı sürekli. O zamanlar eğer kıskaçlığımı biraz da genel kültürle birleştirebilseydim bunun demir eksikliğinden kaynaklandığını göğsümü gere gere haykırırdım fakat olmamıştı işte! Cehaletim yüzünden Faruk, mahallenin çizgiroman kahramanı oluvermişti bi kere, yapacak bi şey yoktu. Geçen yıllar Faruk’a daha çok popülarite kazandırdı ve gerçek bir çizgiroman kahramanı olma yolunda güzel adımlar atarak üniversiteye girdi. İşte ne olduysa o üniversitede oldu. Okulda çıkmaya başladığı Aslı yüzünden bir idiota dönüştü! Ama tabii bu acı gerçeği pat diye söyleyemiyordum Faruk’a. Aşk bazen insanı umulmadığı kadar tehlikeli yapabiliyrodu.

“İyi oldu be abi. Bak özgürsün artık. Gez, dolaş, takıl. Mutlu ol!” dedim biramdan iri bir yudum aldıktan sonra dişlerimi gösterip sırıtarak. Ama Faruk sırıtmıyordu. Sütü az koymak suretiyle, tencerede uzun süre pişirilmiş püre gibiydi; sandalyeye yayılmış öylece bana bakıyordu. “Ne dediğinin farkında mısın abi?” diye sordu sertçe. Bi an şaşırdım, kendimden şüphe ettim acaba yanlış bi şey mi söylemiştim? “Ne oldu abi?” diye sordum. “Aslıdan bahsediyoruz,” dedi hayli ciddi. “Yeryüzündeki en nadide parçadan!” Evet zor bir gece olacaktı ve zor gecelerden oldum olası nefret etmiştim.

Aslı'nın genç beyinleri yavaş yavaş emdiğinden, kısıtlayıcı tavrıyla Faruk’u modern bir köleye dönüştürdüğünden, bizimle görüşmesine bile zaman zaman engel olduğundan bahsetmek isterdim ama bunlardan bahsetmek Faruk’u o gece karşıma almak olurdu. Ben de Faruk’un temposuna yavaş yavaş uyarak konuşmanın akışına göre savrulmaya başladım.

Faaaakaat Faruk öyle bi içiyordu ve ben de sanki Faruk’u geçmem lazımmış gibi ona öyle bi ayak uyduruyordum ki saatler 3’ü gösterdiğinde çok pis kafayı bulmuştuk. Hayattan beklentisi kalmamış Faruk birden dünyayı eline geçirmeye çalışan adama dönüşerek pelerinini savurup karanlık kahkahalar atıyor, bense onun sadık çırağı konumunda yamru yumru kamburumu çıkarmış sinsi sinsi gülüyordum tek gözümü kısarak. “Aslıyı ele geçirmelisin,” diyordum tıslamaya benzer bir ses çıkararak. Tek bir amacımız vardı o da Aslı’nın tekrar Faruk’a dönmesini sağlamak. Şimdi düşününce Faruk’a çok sağlam küfürler ediyorum beni bu hale soktuğu için!

Parklardan bahçelerden güller, karanfiller, papatyalar çalarak nereden bulduğumuzu hatırlamadığım eski bavulun içine tıkıştırıyorduk. Faruk Aslı’yı ne kadar sevdiğinden bahsederken ben de ona Aslı gibi bi hatunu asla kaybetmemesi gerektiğini falan haykırıyordum. Sanki o an Aslı yanımızda olsa ve birisi ona yan gözle baksa kaşını gözünü patlatacakmış gibi hissediyordum. İçilen onca bira ve pısırık Faruk’un dünyayı kurtaran adam konumuna gelmesi sebep olmuştu buna sanırım ya da Aslı’nın hükmedici aurası, Faruk’un yanında çok fazla kaldığım için beni ele geçirmişti bilemiyorum ama olaylar hiç de iyiye gitmiyordu. Bahçelerden parklardan tonlarca çiçeği bavula doldurduktan sonra kızın evinin önüne dayandık. Bir Faruk bağırıyordu bir ben. “Aslıııı seni seviyoruuum!” “Eevet Aslııı seni seviyor!” “Hayatımın aşkısıııın!” “Doğru söylüyor aşkısıııın!”

Bunca yıl Faruk’un bir idiot olduğundan bahseden ben, o gece moronun önde gideni olmuştum. Komşular bizi öldürmeden kaçıp bi inşaatın arasına sığındık. Faruk deli gibi ağlıyor ben de ona her şeyin iyi olacağını söylüyordum. Ama biliyordum ki hiçbir şey iyi olmayacaktı. Aslı bir daha sitsen Faruk’a bakmayacaktı. Derken ben de başladım ağlamaya. Hüngür hüngür ağladık, salya sümük. Bir inşaat arasında başlık parası biriktiremediği için yavuklusunu ağanın oğluna kaptıran Cemal gibi, pavyonda tanıştığı hatunun bilmem kaç ay sonra, kötü şeyler yaptığını anlayan İbrahim gibi, zengin kocaya varan Ayşe’ye tutkun fakir Selami gibi ağladık.

Faruk’la o günden sonra bi daha görüşmedim. Bahamalarda süt banyosu yaptırmadığına ya da sırt çantasıyla dünyayı arşınlamadığına eminim. Aslı’nın ise olaydan sonra apartmandan taşındığını duydum. En azından bu biraz sevindirmişti beni.

hatırlanmak istenmeyen ama zinyonlara karşı da paylaşmaktan çekinmediğim bir anı.

görsel

Öperim hepinizi!

Bunu sevdiyseniz aşağıdakilere bitersiniz!

Related Posts with Thumbnails