Tanrım ne de güzel söylüyordu şarkıyı radyodaki kadın. Aralıktı, kar yağıyordu, insanlar terk ediyor ve aldatıyordu o gün; aşık olup evleniyorlardı belki, çok içip kusuyor olduklarına şüphem yoktu, öpüşüyor ve biraz daha gerçek oluyorlardı muhtemelen, aşklarını buz tutmuş toprağın kalbine gömmelerinin üzerinden 3 hafta geçmiş olanlar unutmuşlardı yaşadıklarını, bazıları ise 3 yıl geçse bile unutmayacaktı şüphesiz. Tüm bunlar olurken, yani insanoğlu işeyip sıçtığı sürenin arta kalan zamanlarında bu boş işlerle uğraşırken o kadın, siyah küçük kutunun içinde dans eden güzel kokulu fahişe, belki de kimsenin söylemeyeceği kadar güzel söylüyordu şarkıyı.
Evrenden ve savrulan meteorlardan bahsediyordu şarkıda, bal dolu kavanozların içindeki tatlı aşkları anlatıyordu ve kesip yapıştırıyordu cama düşen yağmur damlalarını. Kes…yapıştır…kes…yapıştır… Yağmur damlalarıyla oynamaya bayılıyordu radyodaki kadın.
Kara radyodaki kadın bal dolu kavanozların içindeki tatlı aşklardan bahsederken ocakta kaynamakta olan tencerenin içindeki makarna taneleri birbiriyle sevişmeye başlamıştı bile. Tencerenin sahibinden daha ateşli dudaklara sahipti makarna taneleri. Hava çok soğuktu ve kürkler içinde etrafa caka satmaya bayılan orospu çocuğu kış rüzgarı ateşli dudaklardan ve makarna tanelerinden hiç hoşlanmıyor gibiydi. Daha sert tokatlıyordu tencerenin sahibinin evini. Kış rüzgarı pek az şeyden hoşlanırdı zaten; tokatlamak da bunlardan sadece biriydi.
Tanrım ne de güzel söylüyordu şarkıyı radyodaki kadın. Sesiyle kıtaları birleştirebilirdi belki de; hem de hiç yapıştırıcıyla ihtiyaç duymadan yapardı bunu. Gökyüzüne sarılabilir, toprağa tükürebilirdi. Bunları yaparken dünyayı güzelleştirir ve asla sinirlenmezdi kış rüzgarına.
Makarnalar uzun bir sevişmenin ardından, tencerenin sahibinin ağzında sigaralarını tüttürürken radyodaki kadın şarkısını usulca bitirdi. Aralıktı, kar yağıyordu ve henüz bitmiş güzel bir şarkının yerini çok az şey tutabilirdi.
“ Çok eski zamanlarda, her şey henüz yerinde yokken ve pek çok şeye isim verilmeden önce başladı Karen’lerin yaradılışı…
Masmavi gökyüzü rüzgârın sesiyle dans ediyordu o gün. Kendi aralarında şarkı söyleyen ağaçlar ve sessizliklerini ömürleri boyunca korumaya yemin etmiş kayalar rüzgârın melodisini dinliyorlardı. Ama bu büyüsel ezgiyi dinleyen sadece onlar değildi. Tılsımlar çağından gelen dişi ejderha da kendini büyüsel şarkının notalarına teslim etmişti. Gözleri kapalı bir şekilde gökyüzünde süzülürken tek istediği kulaklarında dans eden rüzgarla tanışabilmekti. Okyanusları aştı ejderha onu bulabilmek için. Kara parçalarının üzerinden bir çırpıda geçip gitti. Ormanların üzerinden uçarken ağaçlar önünde eğildi dişi ejderhanın. Zaman akıp gittikçe daha fazla âşık oldu rüzgarın büyüsel sesine.
Bir gün akşamın kızıllığı dünyayı kaplarken tılsımlar çağının kraliçesi isteğine kavuşacaktı. Gökyüzünün kalbine doğru uçtu ejderha. Bulutların kapladığı Gökdiyar’a uçuyordu. O kadar yükseğe çıktı ki artık nefes alamıyor hatta kanatlarını bile çırpamıyordu. İşte o anda rüzgar yardımına koştu eski diyardan gelenin. Ona hayat verdi ve onu eşi olarak kabul etti. O gün bir daha ayrılmamak üzere birleştiler. İşte Karen’lerin dünya adı verilen cennetin üzerinde yürümeye başlaması da böyle oldu. O günden sonra boyunlarına demir halkalar takarak dişi ejderhaya saygılarını sunmaya başladılar. Bu adetleri bir daha hiç değişmeyecekti. "
Burma’da (Myanmar) Tayland sınırı yakınında Nai Soi diye bir kasabada yaşamaktadır Karen’ler. Dünya ise onları Karen olarak değil de “Uzun Boyunlu Kadınlar” olarak tanımaktadır.
Karenler şu anda yaşadıkları yere Burma’dan kaçarak gelmek zorunda kalmışlar. Cuntaya karşı bağımsızlık ve özgürlük için savaşmışlar ama başarılı olamamışlar. Şimdi ise ancak bir köy büyüklüğünde olan Talyand’a bağlı Burma sınırında yaşıyorlar. "Zürafa Boyunlu" kadınları Tayland’da "halkalı" anlamına gelen "Pa Dong" olarak da biliyorlar. Sınırda sadece yüz atmış uzun boyunlu kadın yaşıyor ama Burma’da altı binin üzerinde “uzun boyunlu” kadın yaşamaya devam ediyor.
Kadınlar çocukluktan itibaren halkaları takmaya başlıyorlar. Beş yaşında takılmaya başlayan, pirinçten halkalar, üç yılda bir üç adet arttırılarak takılmaya devam ediliyor. En fazla otuz iki halka takılabiliyor. Halkalar sadece boyna takılmıyor. Ayak bileklerine, diz altlarına ve kollara da takılıyor. Dişi Ejderha’ya saygıları, var olan statülerini korumaya çalışmaları ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olmaları buna en büyük etken. Tabii ki güzel göründüklerini söylemeye de gerek yok. Karenler geçmişteki öğretileri unutmamak için büyük çaba sarf ediyorlar. Bunun en büyük örneği de halka takmak ve köy dışından biriyle asla evlenmemek. Noi Soi kasabasında ya da diğer adıyla “Pa Dong” da erkekler kadınlarını eş olarak seçerken onların boyunlarındaki halkalara oldukça dikkat ediyorlar. Halkalar ne kadar çoksa kadın da o kadar değerli ve ulaşılmaz oluyor.
Çocuk yaşta başlanan halka takma âdeti hayatlarının sonuna dek sürüyor. Takılan halkalar zaman geçtikçe boynu inceltmeye başlıyor ve omuzu aşağıya doğru kaydırıyor. Yani genelde söylendiği gibi boyun yıllar geçtikçe uzamıyor. Takılan pirinçten halkalar yıllar geçtikçe boynu daha zayıf ve kırılgan yapıyor. Ama söylenenlerin aksine halkalar çıkarılınca insanın boynuna herhangi bir zarar gelmiyor. Boyun zor da olsa kafayı taşımaya devam ediyor. Yaşlı bir Karen’in dediğine göre rahat bir uyku için halkaların çıkarılması kesinlikle gerekli. Boyundaki halkalar altılı üçer parçadan oluşuyor. İlk parça beş yaşında takılıyor. Çenenin altına konulan destek ise sürtünmeyi önlüyor.
Karenler geçimlerini gelen turistlerden sağlıyorlar. Dış görünüşlerinin farklı olması nedeniyle her yıl binlerce turist Noi Soi köyüne “Zürafa Boyunlu Kadınlar”ı görmeye geliyor. Karenler gün doğmaya başlarken hazırlanıyor ve gelen tur otobüslerini karşılıyorlar. Yabancılarla fotoğraf çektiriyorlar ve yaşadıkları yeri anlatıyorlar. Hepsi bilmese de birkaçı İngilizce konuşabiliyor. Turistik bir yer haline gelen köylerini anlatmanın ve yaşamlarını dış dünyaya tanıtmanın önemli olduğunu düşünüyorlar. Fotoğraf çektiriyorlar ama bundan herhangi bir talepleri olmuyor. Onun yerine kendi yaptıkları çanak çömlekleri ya da bizzat elde dokudukları eşarpları satmaya çalışıyorlar. Onlar için yaşam pek kolay değil. Dış dünyaya açılamadıkları için küçük köylerinde yaşıyorlar.
Genç Karenler dünyayı görmeye çok istekli. Bağlandıkları esir hayatından sıyrılıp özgür bir yaşam istiyorlar. Onları görmeye gelen turistlere bakıyorlar ya da Tayland’dan gelenlerle konuşuyorlar ve dünya hakkında bilgiler topluyorlar. Her ne kadar fotoğraf çekilmesine bir tepkileri olmasa da, onları değişik bir canlıymış gibi gören turistlerin bakışları ve ellerinden eksik etmedikleri makinelerini Karen’lerin gözlerinden ayırmamaları yüzünden rahatsız olmadıklarını söylemek pek de mümkün değil.Karenler uzun bir süredir yurtlarından uzakta yaşıyorlar. Objektiften onlara bakan gözlere daima gülümseseler de topraklarında olmayışlarının verdiği hüznü anlayabiliyor insan. Kim bilir belki de bir zaman onlar için de zincirlerin kırılacağı bir gün gelir ve dişi ejderha rüzgârla birlikte kol kola verip özgürlük çiçeklerini boyunlarına asar çocuklarının…