göktuğ canbaba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
göktuğ canbaba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Nisan 2012 Perşembe
"Hayal kurmak özgürleştirir," demiştik.. Özgür insanlar, sizleri kuruluş partimize bekliyoruz!!
FABİSAD'ımızın kuruluş partisi geldi çattı yakışıklı beyler ve sevimli bayanlar.. Hepiniz davetlisiniz, gelirseniz tanışırız Kemancı'da içkimizi içer hoş sohbet ederiz.. Daha iyi bir işiniz yoksa mutlaka bekleriz, e daha ne diyeyim..
PARTİ DETAYLARI İÇİN
ha bi de öperim hepinizi..
Etiketler:
fabisad,
fantastik edebiyat,
göktuğ canbaba,
türk fantastik edebiyatı
2 Nisan 2012 Pazartesi
Belki haberiniz yok ama ceset giyme modası çoktan geçti..

Doğanın derisini omuzlarına asıp eşine dostuna hava atan gerzek insanlar size sesleniyorum:
Belki haberiniz yok ama ceset giyme modası çoktan geçti.. En az birkaç yüz bin yılı var yani. Her ne kadar Bülent hanımlar kürkleriyle kameraların karşısına geçip bir uruk hai edasıyla poz veriyor olsa da bence şu siktiğimin dünyasında örnek alınacak daha güzel insanlar bulabilirsiniz.. Sadece biraz araştırma biraz çaba öyle değil mi?

Siz gerzekler, hâlâ öfkeyle ve bencillikle beslenen derilerinizi daha güzel gösterecek sıcak bir kılıf bulmak peşindesiniz, peki ama niye? Alternatif bir evrende derilerinizin soyulup zeki leoparların sırtında olduğunu hayal ederek yaşamımın kolayca akıp geçeceğine inanmıyorum ne yazık ki. Keşke geçse ama geçmiyor işte.. Siz bile bile öldürüyor, umursamadan o kürkleri giymeye devam ediyorsunuz ve hayat bi şekilde geçip gidiyor. Bu sikik dünyada adalet olmadığı aşikar ama bu o küçük tilki dostlarımızın kürklerini boyunlarınıza asmanıza sebep değil, öyle değil mi pek değerli hanımefendiler? Biliyorsunuz canlıyken işkence edilerek öldürülüyor o tilkicikler..

Pangea'dan bu yana ne değişti diye sormuştum bi yazımda? Neden bu kadar ayrı düştük falan diye gevelemiştim? Sanırım evrenin bizim için yaratıldığını düşünüyoruz. Her şey bizim. Kuşlar da, balıklar ve ayılar da, hatta penguenler ve tikliler.. hepsi bizim için yaratıldı değil mi? Onları yemeye hakkımız var, derilerini giyip sırtımıza asmaya da.. korkum şu ki bir gün gelir de evrene falan açılmayı başarırsak işte o zaman uzaylı derisinden çanta modası başlayabilir ve hepimizin tadı fena halde kaçabilir.. O yüzden bence oturduğumuz yerden hiç kalkmayalım ve bırakalım pisliğimiz sadece bizi etkilesin..
Düşünüyorum da bir insan sokaktaki hayvanları besleyebilmek için kıçını yırtırken bir diğeri onların derilerini sırtına asmayı nasıl düşünebiliyor? Sizce de bu insancıkların elinden her türlü vahşet gelmez mi? Yani bir gün çoluğunu çocuğunu kemirip geğirmeleri an meselesi bence..

belki de dünyanın hakimi zannettiğiniz anlaşılmaz egonuzu kemikler ve dikilmiş kürkler ardına saklamak niyetindesiniz bilemiyorum ama bildiğim tek şey insanlığınızı bir şekilde kaybetmiş olduğunuz. Farkındalığınız da hiç olmamış zaten. Dedim ya anlayamıyorum sizi, anlayan biri varsa lütfen çıkıp anlatsın bi zahmet. sahne sizin..
öperim hepinizi...
göktuğ canbaba
Etiketler:
göktuğ canbaba,
hayvan hakları,
hayvanlar,
kürk
1 Mart 2012 Perşembe
7 Şubat 2012 Salı
gölge dergide çıkan öyküm "Blue Yak'ta Akşam Yemeği"

gölge dergi ye buradan da ulaşabilirsiniz...
Blue Yak’ta Akşam Yemeği
Şık Nepal restoranı Blue Yak’tayım. Burası Nepal’in geneline yayılmış köhne yerlerden biraz daha farklı. Buraya Yak yününden köşeyi dönenler, tehlikeli ara sokak uyuşturucu satıcılarını çalıştıranlar, turistleri kerizleyen ve sıkı fahişelerle yatan tur acentesi sahipleri ve ne bok yaptığını bilmediğim şişko adamlar geliyor! Peki burada benim ne işim var? Zengin olmadığım ayağımda çürümeye yüz tutmuş konverslerden belli. Sırt çantasını yüklenip yollara düşen ve iki haftada bir banyo yapabilen biri gibi görünüyorum ve görüntüm kesinlikle doğruyu söylüyor. Ne bir birikimim var ne de altmışını geçmiş yaşlı bir kadınla yatıyorum. Uyuşturucu satmıyorum ama ara ara düşünüyorum bu işi yapmayı. O an Blue Yak adlı restorandayım ve orada olmam kesinlikle şansımın bana bir armağanı.
Blue Yak’ın geniş kırmızı salonunda dans eden çiftler var. Uzun şampanya bardakları masalarında birbirleriyle sohbet ediyor onlar dans ederken ve o şampanyaları sadece birbirleriyle sohbet etmek için aldıkları belli; tek bir yudum bile alınmamış içkilerden! Ben ılık Nepal birası içiyorum. Sanırım beşinci biram. Tam emin değilim. Tavandan sarkan büyük avize yüzümü aydınlatıyor ve gerçekten mutlu hissediyorum kendimi.
Yak restoranına geliş hikâyem Nepal’de yaşadığım diğer şeylere oranla pek de ilginç gelmiyor düşününe. Eco2000 adlı pansiyonun bana verilen odasında, yastığın rahmine sıkıştırılmış ve tarafımdan erken doğuma maruz bırakılan 5000 Rupi sağlıyor bunu. 100 lira falan bi şey yapıyor. O kadarcık mı demeyin, 5000 Rupiye haftalarca kalabileceğiniz yerler var burada. Çok az param olduğundan ve insanlar sürekli Yak restoranının harika yemeklerinden bahsettiğinden parayı bulduğum gibi soluğu burada alıyorum. Oturduğum yerin penceresinden dışarı baktığımda Everest’in zirvelerinde bana göz kırpan kar kümelerini görebiliyorum. Çonnolugma Sagramata deyip ılık biramdan sağlam bir yudum alıyorum. İçmeyi iyi bilirsen manzara olduğundan daha iyi görünebiliyor.
Ilık biramdan bir yudum alıyorum, düşündüğüm pek bir şey yok. Beni terk eden sevgilim çok uzakta ve ne halt ettiğini önemsemiyorum bile. Annem ve babam en son Tokyo’da çalışmaya başlamışlardı ve seslerini duyalı haftalar geçti. Küçük bir kardeşim olmadığı için şanslı hissediyorum kendimi. O sırada garson geliyor. Nepali adam beyaz kıyafetinin içinde sıkıntıdan ölmek üzere olduğunu söylüyor gözleriyle. “Ona bir tabanca versem,” diyorum kendi kendime, “Şüphesiz ki ne kadar piç kurusu varsa hepsini öldürür. Tercih yapar mıydım?” diye düşünüyorum o an. Evet, kesinlikle koca kıçıyla masaları devirerek dans eden kırmızılı kadın ölmeli ilk! Göz ucuyla koca kalçalı kadına bakıyorum tekrar ve verdiğim kararla gururlanıyorum. Silah var gücüyle patlıyor.
“İstediğiniz gülümseyen buda,” diyor ve gerçekten de önüme bir buda kafası koyuyor. Et, sebze ve bir sürü ıvır zıvırdan yapılmış pahalı yiyecek öylece sırıtıyor masamın üzerinde. Teşekkür ediyorum ve garson hemen çekip gidiyor. Sanki mutfağın kapısından başka bir diyara geçiyor ve buradaki sıkıcı yaşamını geride bırakıyor. Mutfağın kapısı koca kalçalı kadının üzerinden yükselen barut kokusuyla gizlenirken ben silahı belime sokuyorum.
Buda gülümsüyor her zamanki gibi. Onu yiyeceğimi biliyor ama yine de gülebiliyor neşeyle. “İşte buda olmak böyle bir şey!” diyorum kendi kendime. Öylece bakıyor bana. Dolgun dudaklı kel bir Hotei kafası önümde duran ve belki de bu deli restoran yüzünden budayı afiyetle yemeye başlıyorum. Bir yemek insana ancak bu kadar zevk verebilir! İlk önce dudaklarının tadına bakıyorum, sonra alnı gidiyor buda’nın. Biraz ara verip bi sigara yakıyorum. Tamamen keyif sigarası... Garson tekrar geliyor. “Burada sarma sigara içmek yasak,” diyor gözlerimin içine bakarak. Gözleri hiç de öyle demiyor fark ediyorum. “ İç,” diyor. “3o tane iç istersen, hiçbiriniz umurumda değilsiniz. Tek istediğim sizin gibi zengin ve kendini beğenmiş turistlerden kurtulmak. Elimde olsa boynunu ince bir dal parçasın gibi kırardım.”
Eline 100 rupi sıkıştırıyorum. Önce şaşırıyor sonra gayet mutlu bir şekilde gülümseyip uzaklaşıyor. Biramdan esaslı bir yudum alıp derin bir nefes çekiyorum sigaradan. Buda, tabağımda kanlar içinde uzanıyor, midemdeki yarısı ise delicesine kahkaha atmaya başlıyor.
O sırada sahnedeki kadınlar zengin adamlarıyla dans ediyorlar. Hiçbiri dans etmeyi bilmiyor. Gerçekten bildikleri bir şey yok. Şöyle bir etrafa bakıyorum. Arka masada kel kafalı şişko bir adam on altısına henüz basmış olduğunu düşündüğüm bir kızı neredeyse midesine indirmek üzere! Mide bulandırıcı ama bir şey söylersem ertesi gün akşam yemeğinde “hindi” eti çıkacağını biliyorum. Turistlerin aptal olanları hâlâ turkey-hindi esprisi yapıyor inanın. Yan masada gayet salak görünen iki İsveçli çift var. Sırıtarak izliyorlar olanları. Kendilerini o kadar beğenmiş görünüyorlar ki dördünün de beynini uçurmak istiyorum.
Batılı turistler 3. dünya ülkelerini başları havada dolanırlar, onlar büyük kumarbazlar ve büyük patronlardır. Her şeyi harika yaparlar ve kiminle tanışırlarsa tanışsınlar onlardan daha görgülü kimse yoktur!
Gözlerimi onlara dikmişken sarı kafalı İsveçli piç kurusunun bana baktığını fark ediyorum. Sigaramdan derin bir nefes çekip dikiyorum bakışlarımı adamın gözlerine. Sonunda vazgeçiyor bakmaktan. “Ne olacaktı ki?” diyorum kendimi beğenmişçe. Bir İsveçliden insana ne gibi bir zarar gelebilir ki!
Tabağımda bana bakan yarım buda kafasına yoğunlaşıyorum. O sıra yarısı yenmiş ağzıyla bir şeyler gevelemeye başlıyor ama çıkaramıyorum ne demek istediğini. “Konuş Hotei,” diyorum. “Anlat derdini.” Buda, tabağımda kızaran bir balık gibi sekiyor ve garip sesler çıkarıyor. Hemen garsonu çağırıyorum. Aynı garson geliyor yine, galiba adam sadece benim masama bakıyor, sadece benim masama anladınız mı? Tanrım kendimi sonradan görme bir kral gibi hissediyorum!
“Hotei konuştu,” diyorum adama gayet salakça. Anlamıyor dediklerimi. Ben anlatmaya çalışıyorum, kafam o kadar iyi ki ağzımdan tükürükler saçarak bu mucizevî anı kişisel bir gösteriye dönüştürüyorum. Ellerim havada sarhoş bir şekilde dans ederken birden adamın kafasını tutuyorlar ve o kel kafayı yarısı yenmiş budaya sokmaya çalışıyorlar. “Hotei konuştu,” diyorum yeniden. Fakat adam beni anlamaktan gayet uzak… O sıra adamın gözlerine tekrar baktığımda o kara gözlerin bana hiç de sıcak bakmadığını fark ediyorum.
O sırada garson belki de hayatında sevdiği tek şey olan 45 kalibrelik Smith & Wesson’ı çıkarıp namlusunu tam alnımın çatısına dayıyor. Bu kimsenin umurunda değil gibi. Binlerce rupiyle aynı mezara gireceğim diye düşünüyorum. Bir garson tarafından öldürüleceğim ve turistler bunu hiç umursamayacak.
Tabanca gürültüyle patlıyor ve her şey karanlığa gömülüyor. Bilirsiniz eğer bir karede tabanca görünüyorsa belli bir süre sonra kesinlikle patlamak zorundadır. Kafatası parçaları havaya uçuşuyor ve az gelişmiş turist beynim insanların içkilerine meze olmak istercesine tabaklara dağılıyor. Beynimin bir garsona ihtiyacı olmadan masalara dağılması belki gurur verici ama etraf kararırken duyduğum yarısı yenmiş buda’nın aşağılama dolu kahkahası kendimi kötü hissettiriyor.
Ertesi sabah Eco2000’in küf kokulu yatağında başım hayli ağrıyarak uyanıyorum. Hemen aynaya koşuyorum sol gözüm oluşan çapaklardan kapalı halde. Kafamın ortasında bir delik yok. Elimi cüzdanıma atıyorum 5000 Rupi de yerinde yok. Tabaklara dağılan beynim yüzünden belki de hiçbir şey hatırlamamam. Ama en azından hayattayım diye düşünüyorum. Hemen sonra “Gerizekalı,” diyorum kendi kendime. “Gülen Buda’yı mideye indirdin. Ne olmasını bekliyordun ki!”
Fotoğraf ve öykü Göktuğ Canbaba
Etiketler:
buda,
fantastik edebiyat,
göktuğ canbaba,
gölge e-dergi,
öykü,
yeraltı edebiyatı
29 Ocak 2012 Pazar
Ters Ninja Pazar Öykülerinde "Vazonun Parçaları" adlı öyküm

Öykü için tıklayınız efenim
öyküdeki fotoğraflar da bana aittir beyler bayanlar..
öperim hepinizi...
Etiketler:
fantastik edebiyat,
göktuğ canbaba,
öykü,
tersninja,
vazonun parçaları
5 Ocak 2012 Perşembe
sayfaların arasında dünyalar var eski yılda da öyleydi yeni yılda da öyle olacak

Yeni yılla birlikte okyanusun diğer tarafında uyanmadım bu çok net.
Hangi okyanus lan senin yakınında bi okyanus yok ki diyebilirsiniz ve haklısınız ama ben yine de okyanusun diğer tarafında uyanmak istemiştim. olabilirdi ama olmadı.
sabah kumsalda falan yürürüm akşam da gün batımına karşı malibu safari tarzı siktriboktan tropikal ıvırzıvırlarla dolu içkileri içerim demiştim. cık .. o da olmadı.. gece gece dünden kalan cini içip baş ağrımızı dindirdik.
yılbaşının ertesi günü budanın eteklerinden dökülen sularla bi güzel yıkanırım sonra da ver elini ayılma birası içmeye altın sahile diye içimden geçirmiştim ama geçirdiğimle kaldım. ya da bana geçirdiğiyle..
sabah olunca, budanın etekleri yerine elde havlu mor fayanslı banyoya girebildim anca. başım hâlâ dönüyordu ama bi şekilde de kendimdeydim diyebilirim. evet öyleydim, yemin ederim..
ufak bi ümit yeni yılda uzaylılar falan gelir ve artık şu meşhur ilk temas gerçekleşir falan diye geçirmiştim içimden. x-files'ı hep sevmişimdir. 2012 hesabı falan olur dedim ama yok. gökyüzü yine aynıydı. sinirbozucu uçaklar ve bulutlardan ibaretti.. ha bi de güneş vardı ama o da pek bi korkaktı ilk saatlerde, sürekli bulutların arkasına saklanmacalar falan..
belki de gecenin bilmem kaçıncı saatinde herkes uykudayken kayıp ejderhalar ortaya çıkar, gökyüzü birden alevle yarılır ve bilinmeyen diyarlardan büyü üstadları falan akar diye hayal ettim ama bi bok olmadı. gelen üstad kebapçı yusuf üstadımızın motosikletli kuryesinden başka bir şey değildi. içimde bi umut kurye belki iki kilo kokain taşıyodur ve bunu da İstanbul'un paralel bir gerçekliğine yetiştirmeye çalışıyordur, yetiştiremezse bilmem ne oluyodur falan diye geçirirken Kuryenin ne altın ejderha yumurtaları ne de iki kilo kokain getirdiğini acıyla fark ettim. adana dürüm ve ayrandı gelen. hiç fantastik değil bence de.. bilemedim belki de çok fantastik!?
sizin anlayacağınız yeni yıla trilyoner olarak girmedim peşimi bırakın.. ve herhangi bir fantastik olayla da karşılaşmadım. hem de hiç.. ne yazık.. işte bu yüzden yeni yıla yeni umutlarla ve yeni kitaplarla giriyorum. Dünyamızda bulamadığımız her şeyi bulabileceğimiz yegane yer olan sayfaların arasına dalıyorum. yine bilet almaya ve ejderhalı kokainli fantastik hayaller kurmaya devam. ümidimi asla kesmem. bu sene çok güzel bir sene olacak. buna eminim. kesinlikle eminim.
geç de olsa herkese yeni yıllar, her şey dilediğiniz gibi olsun.
öperim hepinizi... haa bi de unutmadan noelbaba gerçektir ve bacadan da girse gönüllerimizin fatihidir. kapıdan giren nice adamdan daha güzel bi kişiliktir. önemli olan girdiğin yer değildir yani. neyse..
göktuğ canbaba
22 Aralık 2011 Perşembe
Romanlarım İdefix.com'da kısa bir süre %30 indirimde, kaçırmayınızzz


Ozanın Şarkısı ve Tılsım-ı Kudret İdefix.com'da %30 indirimde pek saygıdeğer beyefendiler ve çok tatlı hanımefendiler.. Duyuyorum ki hâlâ bazı bey ve hanımlar romanlarımı edinmemiş. O zaman idefix'in fırsatını kaçırmayın derim.. Bu iki kitabı almak yerine sevgilisinin evine bi şişe şarapla gitmek isteyen pek değerli arkadaşlara da kesinlikle sinirlenmem merak etmeyin.. Hatta onlara da güzel bi gece dilerim, öperim..
İndirimli Ozanın Şarkısı
İndirimli Tılsım-ı Kudret
Tercihini Şaraptan yana kullanmak isteyenler
10 Kasım 2011 Perşembe
ADKKDAİGBYKGFM ile ilk karşılaşmamdı ve beni işe alması için neredeyse delirecektim

....“Türk televizyonlarında yayınlanan dizilerdeki oyuncuların ve onları seyreden izleyicilerin 1 haftada akkıttığı gözyaşı miktarının olimpik bir havuzu dolduracak kapasitede olduğunu düşünüyorum ve eğer mümkünse bu fantastik havuzda sırtüstü stilinde olimpiyatlara hazırlanmak istiyorum,” dedim ADKKDAİGBYKGFM’ye (Aptal dizilerde kendini kaybeden daha aptal insanların gözyaşlarıyla beslenen yarı klorlu gözyaşı fabrikası müdürü.)
ADKKDAİGBYKGFM bi süre mal gibi suratıma baktı. Mal gibi bakmayı tüm o kötü kokan sulu dizilerden öğrenmişti. Gerekirse bir anda ağlayabilir ve içinde bulunduğumuz odayı küçük ölçekli bir bebek havuzuna dönüştürebilirdi. ADKKDAİGBYKGFM küçük ölçeklerden çok iyi anlardı.
“Başvurunuzu alayım,” dedi sessizce. Elimdeki buruşuk kağıtları müdüre uzattım. Ağlamaklı gözlerinden süzülen bakışlar kağıdın üzerinde bir süre dolandı. Normal dizi uzunluğu formatını 5e katlayan bu güzide çalışmalar boşa gitmemeli, diye düşünüyordum içimden. Bu dizilerden elimizden geldiğince faydalanmalıydık. Hem takıma girebilirsem belki bi şekilde para falan da kazanabilirdim. Tüm o boktan dizilerin üzerinde sırtüstü stilinde yüzebilirdim, hatta aşırıya kaçıp gülümseyerek havuza bile işeyebilirdim yüzerken. Hayat bazı zamanlar bana çok anlamlı geliyordu.
“Aradığımız özelliklere sahip misiniz bilemiyorum,” dedi müdür hayli duygulu bi şekilde, sanki bıraksam halime acıyıp oracıkta ağlayacaktı piç kurusu.
“Tabii ki sahibim,” dedim. Aslında bi boka sahip değildim. İnsanların bir şeye sahip olma düşüncesi bile midemi fazlasıyla bulandırıyordu ama yapacak bi şey yoktu. Paraya ihtiyacım vardı, sırtüstü yüzmeyi seviyordum ve tüm o sulu diziler boşa gitmemeliydi.
“O zaman sizi en azından bi süre deneyelim. Bir haftada kolayca biriken göz yaşı havuzunda 12 gün yüzün. Antrenörümüz sizin canınıza okuyacak ama eğer sizde aradığımız aptallık kırıntılarını fark edebilirse takımdasınız demektir, ordan da vel elini olimpiyatlar tabii ki!”
Sevinmiştim ne yalan söyleyeyim. Belki de artık her şey çok daha güzel olacaktı. Belki de anlam, şişman veya zayıf, çalışkan veya tembel ya da güzel veya çirkin olmasını umursamadığım kendini bilmez insanların gözyaşlarıyla doldurulmuş aptallık havuzunda gizliydi. Yüzümde sakat bir ifade belirdi ve ağlamaya başladım. Bu ADKKDAİGBYKGFM’nin çok hoşuna gitmişti. Belli ki sınavdaki ilk soruyu gidiş yolundan tutarak kundeye getirmiştim ve muhtemelen sonraki sene olimpiyatlardaydım...
öperim hepinizi...
Göktuğ Canbaba
başı ağrıyan bir Kasım akşamı 2011
Paylaş
Etiketler:
diziler,
göktuğ canbaba,
olimpiyatlar
18 Ekim 2011 Salı
Dünyanın üzerine rastgele savrulmuş karşılıksız hediye çekleriyiz!

Belki de hayat denilen ve geçimini tombalayla sağlayan şakacı adamın yırtıklarla dolu kadife torbasının içindeki şans kuponlarından sadece biriyiz. Biz, dünyanın üzerine rastgele savrulmuş karşılıksız hediye çekleriyiz!
öperim hepinizi...
göktuğ canbaba
fazla yemekten midesi şişmiş bir ekim akşamı '2011
Etiketler:
göktuğ canbaba,
hediye çeki,
şakacı adam
7 Ekim 2011 Cuma
Buganwari Ekspresi

Buganwari Expresi'nde, etrafımdan hızla geçen ağaçları, bambudan yapılmış küçük evleri, besili inekleri ve sabahın ilk ışıklarını yutmaya çalışan doğu simli böceklerini izleyerek oturuyordum. Günlerdir trendeydik ama sanki hiç yol almamıştık; geçtiğimiz her yer birbirine benziyor, ikiz kasabalar farklı bir yere gittiğimizi anlamamıza engel oluyordu. Buganwari Expresi sanki zamanda ve mekanda yerinde sayıyordu! Nepal birası ise sabah sabah çok iyi gidiyordu inanın. Aslında akşamdan kalma olduğumuzu düşündüğümde sabah birasının tadı hayli gece kokuyordu diyebilirim. İçki o kadar ucuzdu ki rengimiz arpa sarısına, kokumuz ise mayalanmış inek dışkısına dönmüştü. Sabahın kör saatinde servise devam eden Jundaa isimli kadın bile bana güzel gelmeye başlamıştı o kadar içkiden sonra.
Kozmik soruların, bilgeliğin ve sonsuz yolculuğun tanrısı Ganesha’nın resmiyle süslü mavi yeşil masa örtüsü ellerimizin altında kıpırdanırken, Fred o gece içtiği 9 kutu birayı üst üste koymaya çabalıyor ve her devrildiğinde Fransızca küfür edip bizi güldürüyor, Alman Heloise en çok birayı kendisinin içtiğini kanıtlamak için Jundaa’ya kimin ne kadar içtiğini soruyor, İtalyan Terra ise yavaş yavaş uykuya dalmaya hazırlanıyordu. Aydınlanan gök, bize boşalan akıllarımız ve kızaran gözlerimiz için bol bol küfür ediyor olmalıydı. Ama kim ne derse desin, yolculuk biraz da küfür yiyince güzel oluyordu!
Yerimden kalktım ve iki kompartıman arasında bi sigara yaktım. Açık olan kapıdan dışarısı görünüyor ve rüzgar elimde tuttuğum sigaranın dudaklarına yapışmaktan çekinmiyordu. O an yaşlı Haruesna’nin zırvalarını hatırladım. Gecenin en parlak anında Ganesha’nın ortaya çıkıp yaşlı ormanlarda dolandığından ve onu görebilenlerin dileğinin gerçekleşeceğinden bahsetmişti birkaç gün önce. Haruesna çok bilge bir adamdı ve yaşına rağmen fantastik hayaller kurmaktan kendini alamıyordu belki de. Tam bunları düşünürken Haruesna’nın yeşil gözlerinden aşağı süzülüp beyaz sakallarının arasından yol alıp gerçeğe sürüklenirken, mavi bir parıltı oldu dışarıda. Korkudan mı heyecandan mı yoksa içtiğim onca ılık biradan mı bilmem, bacaklarım hareket edemedi. Daha sonra kendimi toparlayıp bir iki adım attım ve kafamı hızla giden trenden dışarı çıkardım. Saçlarım uçuşuyor, gözlerim doğu simli böceklerine çarpıyordu ve ben gittikçe uzaklaşan mavi bir siluete bakıyordum. Trenin karanlık bir tünelin içine girmesiyle ben de kendimi içeri atıverdim. Her yer karanlığa gömüldüğünde, aklım Ganesha olması muhtemel mavi pırıltıda kalmıştı. Baungvari denen yaşlı kaçık beynimin içinde dans ediyor ve dilek dilemem için kıçını yırtıyordu. Ama böyle hikayelerin gerçek olma ihtimalinin, evrenin bir erişte tabağında servis edilme ihtimali kadar olduğunu biliyordum. O yüzden aklıma gelen ilk şeyi dileyiverdim. Ne de olsa gerçekleşmeyecek bir dilek olcaktı, yani problem yoktu.
Etraf bir anda aydınlandı ve biranın köpüğüyle güzelleşen Jundaa karşımda beliriverdi. Milyoner olmak, evrenin sırlarını keşfetmek, bilinmeye sarılmak dururken ben Junda’yla sevişmeyi dilemiştim. O an içtiğim tüm Nepal biraları ağzıma doldu ve oradan dışarı çıkıverdi ama tüm bu iğrençlik Jundaa’nın umurunda bile değildi. Kadının Chitwan mağaralarını andıran karanlık ağzının içinde kayboldum. Uzun zaman önce o mağaranın içinde yitip gitmiş dağcıların haykırışlarını duyabiliyordum. Etrafta kazma ve kürekler vardı, yürüyüş ayakkabıları ve sırt çantaları saçılmıştı dört bir yana. Karanlık beni sarmaladı. Sabah olduğunda bir daha içmeyeceğime dair yeminler edecektim. Eğer o gece o tehlikeli mağaradan çıkabilirsem belki de bir daha hiç içmeyecektim!!
öperim hepinizi...
Göktuğ Canbaba
küçük bi kediyi tişörtüne saran sıcacık bir ekim sabahı 2011
Etiketler:
bira,
buganvari expresi,
göktuğ canbaba,
patlama
8 Eylül 2011 Perşembe
bu ay Level ve Tersninja'dayım kim bilir bi dahaki ay neredeyim belki de sarelleyim
Bu ay Level Dergisi'de Ertuğrul Süngü'ye Tılsım-ı Kudret'i anlattım. Romanın çıkış serüveni, okuyucuyla buluşması ve içeriği hakkında söyleştik :) Level dergisi raflarda gezinmektedir alırsanız okursunuz daha ne söyleyeyim. Gerçi resmi indirirseniz de okuyabilirsiniz sanırım. O parayı biraya veririm, bilgisayardan da okurum derseniz saygı duyarım. Belki yanına bi de saigara yakarsınız, sonra dudaklarınız yardımıyla minik yuvarlaklar çıkarırsınız falan. Eğlenceli olabilir gibime geliyor...

Dün de Alper Kaya ile yaptığım röportaj Tersninja da yaynlandı. Keyifli bi sohbet oldu. Okurken baya eğleneceksiniz, öğreneceksiniz falan filan. Efenim, işte geçmişe geleceğe, romanlara, çizgi romanlara, uzak doğuya, yakın batıya, gizliye saklıya dair şeyler bu röportajda. Ben bi göz atın derim. Zaten Tersninja çok keyifli bi sitedir. Sinemaya dair pek güzide bilgiler, haberler barındırır içinde. Hadi benim röportajı okumadınız bari gidip siteyi dolaşın eşeklik etmeyin. Siteyi dolaşırken yine bir bira açabilir, sigarayla yuvarlaklar çıkarabilirsiniz. Hatta belki sonra viski shotlara döner, açılamadığınız hatunu ya da adamı ararsınız. Melankoli yapmayın ama koca adam oldunuz artık, gidin sevişin koklaşın falan.Sonra belki o adamla buluşur ve güzide bir ilişki yaşarısnız. Belki evlenip boy boy çocuklar verirsiniz dünyaya. eğer bu dediklerim olursa o çocuğun ismi ninja olabilir bak, unutmayın.
Dünya döndükçe siz de onun tersine aynı hızda dönün, böylece ayakta kalabilmek daha kolay olur..
öperim hepinizi... ayakları uyuşmuş bir eylül akşamı 2011

Dün de Alper Kaya ile yaptığım röportaj Tersninja da yaynlandı. Keyifli bi sohbet oldu. Okurken baya eğleneceksiniz, öğreneceksiniz falan filan. Efenim, işte geçmişe geleceğe, romanlara, çizgi romanlara, uzak doğuya, yakın batıya, gizliye saklıya dair şeyler bu röportajda. Ben bi göz atın derim. Zaten Tersninja çok keyifli bi sitedir. Sinemaya dair pek güzide bilgiler, haberler barındırır içinde. Hadi benim röportajı okumadınız bari gidip siteyi dolaşın eşeklik etmeyin. Siteyi dolaşırken yine bir bira açabilir, sigarayla yuvarlaklar çıkarabilirsiniz. Hatta belki sonra viski shotlara döner, açılamadığınız hatunu ya da adamı ararsınız. Melankoli yapmayın ama koca adam oldunuz artık, gidin sevişin koklaşın falan.Sonra belki o adamla buluşur ve güzide bir ilişki yaşarısnız. Belki evlenip boy boy çocuklar verirsiniz dünyaya. eğer bu dediklerim olursa o çocuğun ismi ninja olabilir bak, unutmayın.
Dünya döndükçe siz de onun tersine aynı hızda dönün, böylece ayakta kalabilmek daha kolay olur..
öperim hepinizi... ayakları uyuşmuş bir eylül akşamı 2011
Etiketler:
göktuğ canbaba,
level dergisi,
tersninja
28 Temmuz 2011 Perşembe
Sen hiç Gandi’nin 38 kalibrelik Smith Wesson’uyla vuruldun mu bebeğim?

Sen hiç Gandi’nin 38 kalibrelik Smith Wesson’uyla vuruldun mu bebeğim?
Ben vuruldum.
Mermiler kötü bir şiir gibiydi inan.
Çok acı veren, sarıya çalan dişleri vardı mermiciklerin ve hiç susmayan, çürümüş bilge bir ağzı vardı Gandi’nin.
Belki de onu vuran silahla beni mıhladığı içindi tüm bu karmaşa, kaos ve onca dedikodu.
Ter kokulu bir kalabalık vardı, Gandi beni vurduğunda.
Akşam olmak üzereydi ve hiç çocuk yoktu sokakta.
Hiç düşünmeden, öylece vuruvermişti beni piç kurusu.
Ölüydüm uzun zamandan sonra.
Yaşasaydım şair olmak isterdim oysaki.
Çok içki içer ve hep kelimelerle sevişirdim.
Belki de Gandi ondan daha iyi bir şair olacağımı sezdiği için vurmuştu beni.
Bilirsiniz şairler sevmezler iyi şiir yazanları ve hep öldürmek isterler birbirlerini.
Belki de 38 kalibrelik gümüş rengi Smith Wesson’uyla beni vurmasının tek sebebi kötü bir şiir yazmak istemesiydi Gandi’nin.
Kötü bir şiir yazacak ve bir daha asla ölmeyecekti.
Kötü bir şiir ancak ölülerle yazılabiliyordu demek ki.
öperim hepinizi...
temmuzun son günlerinin garip perşembesi 2011 göktuğ canbaba
Etiketler:
gandi,
göktuğ canbaba,
smith wesson
24 Temmuz 2011 Pazar
küçük bi kediyle dünyayı turlamaya başladım

Dün gece bi kediyle tanıştım. İsmi pamuk ya minnoş değildi. Cızbız ya şıpşıp da değildi. İsmi bi boka benzemiyodu aslıda ve zaten bu toz toprak dolu hikayede isimlerin pek bi önemi yok. O yüzden siz aklınıza gelen ilk ismi seçin ama lütfen minnoş ya da pamuk olmasın. Biliyorum yazının başında sizi yönlendirdim ama lütfen diyorum işte. 3. sınıf Amerikan filmlerinde de sıkça söylendiği üzere "sihirli kelimeyi kullandım ahbap!" bana yamuk yapmayın.
Siz tatlı uykunuzun bilmem kaçıncı basamağındayken ben ara sokaklardan arakladığım eski bi motosikletle dünyayı turlamaya başlamıştım. Kucağımda ismi lazım olmayan kediş vardı ve çok iyi devletbahçeli taklidi yapıyordu. Ciddiyim. Çok saçma biliyorum ama yapıyodu işte. "Altı milyon işsisoşşiissıo," diyodu ve beni her virajda gülmekten kırıp geçiyodu.
Yukarda hikaye falan dedim ama avcunuzu yalarsınız. Bu bi hikaye değil ona göre.
İnanılmaz d.b taklidi yapan kedişle dünyayı dolaştım!! Çöllerde falan kaybolduk, suratım yandı, ateş içinde uyandım ve buz gibi su içtikten sonra Basted'e (Eski Mısır'ın kedi tanrıçası) yalvardım "Lütfen," dedim, "beni rüyaya geri gönder." Ve hoop, gittim de. Çöller yerine hafif soğuk bi havada boş arazilerde tekrar hayat buldum; sanırım içtiğim soğuk suydu buna sebep. Neyse, işte Eyfel kulesinin çevresinde 7 tur atıp hacı olduk; şarap hacıları! O eski motorla 180'i gördük, hem de Venedik'in dar sokakalrında!!! Kathmandu'nun kırsallarında tekerimiz patladı ve nepallilerle sigara içip tekeri tamir ettik. Hatta bi nepallinin Tarkan'dan şıkıdım şıkıdımı söylemesi bile bize çok garip gelmedi ve kedişin d.b taklidi onları da epey güldürdü. Bir çok ölüm tehlikesi atlattık ama bana mısın demedik. Hatta Peru'ya bile uzanan çok ama çok ilginç bi yola daldık. Kediş Eldorado'yu bulması gerektiğinden falan bahsediyordu en son. Sonra uyandım.
Üzerimde toz toprak yoktu. Terlemiştim. Çarşaf yerdeydi. Yanımdaki masanın üzerinde içi boş 70lik cin duyordu. Nane kokusu salonu kaplamıştı. Gözlerimi kapadım ve Basted'e tekrar yalvardım ama bu sefer olmadı. Mutfaktan gelen sucuklu yumurta kokusu rüyaya dair her şeyi sikip attı. Ama yine de mutluydum be abi. Ciddi ciddi on, on beş ülke gezdim. Hayatımda gördüğüm en gerçekçi rüya değildi belki ama gerçek olmasını istediğim fazlasıyla hayal dolu bir serüvendi. Demek ki yatmadan önce tekel cini birazcık abartmam gerekiyormuş. şerefe!
öperim hepinizi..
Etiketler:
basted,
göktuğ canbaba,
rüya
14 Temmuz 2011 Perşembe
s*ktiğimin sol teli

Önce sol teline vurdu…misisolrelaminin solüydü vurduğu. Sol teli her zaman işleri yoluna koyardı ne de olsa. İşleri yoluna koyacak bir şeyler söylerdi siktiğimin sol teli. Bekledi… telin çıkardığı tınının hayatını daha güzel kılmasını diledi. Dünyanın bir ucundaydı. Ayakları okyanusun göğüslerinin arasındaydı ve okyanusun çok çekici göğüsleri vardı…
Sol teli türlü kıvrımlardan, dar sokaklardan, dumanlı odalardan, tuvalet kokulu arka bahçelerden, aldatılmalar ve aldatmalardan, kanlı tükürüklerden, şişmiş dudaklardan ve kötü kokan iç çamaşırlarından oluşan hayatın içinde titredi uzun bir süre. Ağır aksak yürüdü. Hiç konuşmadı ama. Sadece yürüdü ve titremeye devam etti. Uzun zamandır yatıştırıcı almamış bir deli, çok üşümüş bir evsiz, sevgilisinden yeni ayrılmış üzgün bir bağımlı, midesi sürekli ağrıyan ağlamaklı bir şair gibi titredi. Sol teli titredi mi gerçekten bir sorun var demekti. Belki de sol teli gerçekten de bir teldi. Dikenli bir teldi sol. Kaçmaya çalışırken sizi kıçınızdan yakalayan, uzaklaşmamanız için dudaklarınızı parçalayan ve kanınızla beslenen bir asalaktı.
“Düşünsene,” dedi sol teli. “Dünya sen olmadan var olamaz. Sensiz bir dünya aslında olmayan bir dünyadır demek istiyorum yani. Hayat senin göz kapaklarının arasında, kirpiklerinin bitim noktasındadır. Her şey sen nefes aldığın sürece vardır. Sen gözlerini kapattığında dünyanın hâlâ nefes aldığını sana kim söyleyebilir ki?”
Sol teli ağır konuşurdu. Yaşamın içindeki düzenbazlıklardan, sürekli akan çatılardan, tıkanan tuvaletlerden, sarhoş olup kavga çıkaran ahmaklardan, dayak atmaktan hoşlanan şehir ışıklarından, radyonun içindeki büyülü kadınlardan ve bitmeyen savaşlardan bahsederdi. Sol teli gerçeklerden bahseder ve titrediği zamanlarda hiç yalan söylemezdi.
Dünyanın kirpiklerinin arasında olduğu düşüncesi az da olda içini rahatlatmıştı. Gözlerini kapayıp dünyanın ölmesini izledi, yoksa kendini öldürecekti. Sonra gözlerini açtı ve dünya tekrar doğdu bir şekilde. Hiç yaşlanmamış ve hiç gençleşmemişti dünya doğduğunda. Mutlu oldu. Gülümsedi. Sol teli ağır konuşmuştu, konuşurken titremiş ve tükürüklerini okyanusun göğüslerinin arasında püskürtmüştü, dikenli çıkıntılarıyla kumsalın bacaklarını kesmişti belki ama yine de doğruydu söyledikleri. Dünya onundu. O öldüğünde dünya da yok olacaktı! O halde kendisini dünyanın bir ucundaki kumsala gömmesinin ne anlamı vardı ki? Tüm dünyanın ölümünü izleyecek kadar titreşime sahip olmadığını düşündü. Dünyanın en doğusunda başlayan ve en batısında sona eren kirpiklerini sonuna kadar açtı ve sol teline tekrar dokundu; misisolrelaminin sol teline. İşler şimdilik yolundaydı, herkes hayattaydı…
Dünyanın bir ucundaki kumsalda oturup okyanusunun 96 numara göğüslerini dikizleyen adama ithaf edilmiştir.
şunu da belirtmeden geçmemek lazım. Alice in Chains ne güzeldir ya!
öperim hepinizi...
görsel
Etiketler:
göktuğ canbaba,
hayat,
sol teli
10 Haziran 2011 Cuma
Evrenden ve savrulan meteorlardan bahsediyordu şarkıda

Tanrım ne de güzel söylüyordu şarkıyı radyodaki kadın. Aralıktı, kar yağıyordu, insanlar terk ediyor ve aldatıyordu o gün; aşık olup evleniyorlardı belki, çok içip kusuyor olduklarına şüphem yoktu, öpüşüyor ve biraz daha gerçek oluyorlardı muhtemelen, aşklarını buz tutmuş toprağın kalbine gömmelerinin üzerinden 3 hafta geçmiş olanlar unutmuşlardı yaşadıklarını, bazıları ise 3 yıl geçse bile unutmayacaktı şüphesiz. Tüm bunlar olurken, yani insanoğlu işeyip sıçtığı sürenin arta kalan zamanlarında bu boş işlerle uğraşırken o kadın, siyah küçük kutunun içinde dans eden güzel kokulu fahişe, belki de kimsenin söylemeyeceği kadar güzel söylüyordu şarkıyı.
Evrenden ve savrulan meteorlardan bahsediyordu şarkıda, bal dolu kavanozların içindeki tatlı aşkları anlatıyordu ve kesip yapıştırıyordu cama düşen yağmur damlalarını. Kes…yapıştır…kes…yapıştır…
Yağmur damlalarıyla oynamaya bayılıyordu radyodaki kadın.
Kara radyodaki kadın bal dolu kavanozların içindeki tatlı aşklardan bahsederken ocakta kaynamakta olan tencerenin içindeki makarna taneleri birbiriyle sevişmeye başlamıştı bile. Tencerenin sahibinden daha ateşli dudaklara sahipti makarna taneleri. Hava çok soğuktu ve kürkler içinde etrafa caka satmaya bayılan orospu çocuğu kış rüzgarı ateşli dudaklardan ve makarna tanelerinden hiç hoşlanmıyor gibiydi. Daha sert tokatlıyordu tencerenin sahibinin evini. Kış rüzgarı pek az şeyden hoşlanırdı zaten; tokatlamak da bunlardan sadece biriydi.
Tanrım ne de güzel söylüyordu şarkıyı radyodaki kadın. Sesiyle kıtaları birleştirebilirdi belki de; hem de hiç yapıştırıcıyla ihtiyaç duymadan yapardı bunu. Gökyüzüne sarılabilir, toprağa tükürebilirdi. Bunları yaparken dünyayı güzelleştirir ve asla sinirlenmezdi kış rüzgarına.
Makarnalar uzun bir sevişmenin ardından, tencerenin sahibinin ağzında sigaralarını tüttürürken radyodaki kadın şarkısını usulca bitirdi. Aralıktı, kar yağıyordu ve henüz bitmiş güzel bir şarkının yerini çok az şey tutabilirdi.
Göktuğ Canbaba Haziran 2011
görsel
öperim hepinizi...
Etiketler:
göktuğ canbaba,
raydo,
uzun boyunlu kadınlar
13 Nisan 2011 Çarşamba
İzmir Kitap Fuarı'nda İmza Dağıtıyorum Haberiniz Olsun!

16. İzmir Kitap Fuarı'nda 16 Nisan Cumartesi ve 17 Nisan Pazar günleri 2. Salon
606A Laika standında Ozanın Şarkısı ve Tılsım-ı Kudret'i imzalayacağım. Sohbet, muhabbet ve bol bol imza için beklerizzz...
öperim hepinizi..
Etiketler:
göktuğ canbaba,
ozanın şarkısı,
tılsım-ı kudret
16 Şubat 2011 Çarşamba
ROCK FM'DEYİM


Perşembe akşamı (yarın) 17:00'da 94.5 fm bandından yayın yapan Rock Fm'deyim. Metehan Mert Çakır'ın sunduğu Arka Koltuk'ta Frp ve Tılsım-ı Kudret üzerine konuşacağız efenim...
Etiketler:
frp,
göktuğ canbaba,
metehan mert çakır,
rock fm,
tılsım-ı kudret
28 Ocak 2011 Cuma
Tılsım-ı Kudret'i Hayatım Kitap'a anlattım
Aslında Tılsım-ı Kudret üzerine çok çok konuşmak gerekir ama kısıtlı zamanda ancak bu kadar oluyor işte :))
Etiketler:
göktuğ canbaba,
hayatım kitap,
tılsım-ı kudret
27 Aralık 2010 Pazartesi
10 Kasım 2010 Çarşamba
Tılsım-ı Kudret İmza Günü






----------------------------
Cumartesi günü Tüyap'taydık. Yeni arkadaşlarla tanıştık, eski dostları gördük, bol bol Tılsım-ı Kudret imzaladık!!
Herkese çok teşekkürler, keyifli okumalar!!!!
Tılsım-ı Kudret Ön Okuma
Tılsım-ı Kudret İndirimli Satın Alma İmkanı
Etiketler:
göktuğ canbaba,
tılsım-ı kudret
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




